![]() |
|
Spaces home KIZILBAYPhotosProfileFriendsMore ![]() | ![]() |
KIZILBAY
July 21 Mamo ile güzel tatilimizi sağlayan güzel insalaraOğlum, arkadaşım ve kankam Mamo ile yaptığımız Bodrum tatili ve ilk dalış tecrübemiz inanılmaz geçti. Uzun süredir bu kadar keyifli zaman geçirmemiştim. Bu kadar keyifli bir zaman geçirmemizi sağlayan o güzel insanlara sonsuz teşekkürler. Nursel tüm bu güzelliği yaşamamız için ilk teklif getiren oldu. Onu bol bol yıpratmış olsam da içi içine sığmayan, geçmiş ve gelecek ile hesaplaşmasının arasındaki pırıl pırıl kalbi için ilk teşekkürü o hak ediyor. Alber Doğan ve Kıvanç Pasin hocalarımız ise özellikle Mamo’nun gülmekten kırılmasına neden olan esprileri, son derece samimi tavırları ile “güven” kelimesinin tam karşılığını verdiler. Mamo böylece sadece dalış değil birçok konuda (!) bilgi sahibi oldu ve görgüsünü arttırdı. Hasan Tan ve Evren İşler ise ekibin sakin kişilikleri olarak Mamo’nun üzerinde daha farklı bir etki bıraktı. Özellikle dalış sırasında ve öncesinde Evren İşler’in yardımları ve desteği için teşekkür etmem lazım. İbrahim Eken ve Zerrin Eken ise ekibin bir aile yapısında olmasının temel taşı bence. Zerrin Hanım Mamo’yu sıkça sıkıştırarak oğlunun özlemini gidermekle kalmadı Mamo’nun sıkıştırılmak konusunda sınırlarını yeniden belirledi. Genellikle öpülmesine ve sıkıştırılmasına izin vermeyen Mamo Zerrin Hanım’ın anaç tavırları sayesinde tüm sıkıştırmalara teslim oldu. June 20 Bozuk Pusula
PUSULAMIZ BOZULMUŞ ikizilbay@yahoo.com 21.Haziran. 2008 / YENİGÜN
Tam ortasına fırlatılmış olduğumuz hayat ile bitmeyecek bir mücadele içinde geçiyor günlerimiz. Mutlu, huzurlu ya da en basitinden rahat olabilmek için ağır bir mücadele veriyoruz. İsteklerimiz birbirinden farklı. Farklı istekler peşinde hayatımızın günlerini bozuk para gibi dağıtıyoruz. Hayat pusulamız titriyor… Tersane dediğimiz yeryüzü cehenneminde, sadece karnını doyurmak isteyen, eli yüzü toz-pas içindeki genç bedenler, doymak meselesini aşmış insanların sefa yapacağı tekneleri yaparken kurbağalar gibi ezilip ölüyor. Yine o teknelerde, doymak için başka genç bedenler kendilerini iğrenç adamların altına bırakıyor. Son nefesini veren ve nefes almakta zorlanan genç bedenlerin inlemeleri birbirine karışıyor. Hayat pusulamız titriyor, yönünü karıştırıyor. Gazete sayfalarında, yüzlerinde inandırıcılığın zerresi kalmamış bazı adamlar belediye başkanlığına oynuyor. Düzgün bir kıyafet, kitaplardan çalışmış birkaç cümle ile kendilerini gizlemeye çalışıyorlar ama ne mümkün. Seviyesizlik, densizlik, arsızlık paçalarından dökülüyor. Adam olduklarını sanarak, adamlık oyununa giriyorlar. Para ile adam olunabileceğini zanneden bu adamlar mantar gibi çoğalıyor. Etrafı feci şekilde kokutuyorlar.” Bu kent nasıl bir suç işledi ki siz gönderildiniz buraya!” diye haykırmak istiyorum. Hayat pusulamız titriyor, İstanbul’da gözünü para bürümüş, genlerinde “hayvanlık” etkisi baskın olan adamlar, hüzünlü bir geçmişi titreyen gözlerle izleyen, hayatın “yeter artık, gel gari” demesini bekleyen yaşlıları aç bırakarak, döverek öldürülüyor ve mallarına el koyuyor. O küçülmüş, beli bükülmüş, tarihin sillesini yemiş yaşlı bedenleri tutup domuz bağı yaparken ki zihin halini düşünüyorum. O yaşlıların kendilerine bu vicdansızlığı yapan insanlara bakan gözlerini hayal ediyorum. Karanlık bodrum katlarına atıldıklarında ki korkularını hissetmeye çalışıyorum. Ölümü temiz giysileri, hayatın kırıştırdığı gözleri ile bekleyen bu insanlara bunu nasıl yaparsınız? Size nasıl küfredeceğimi bile bilemiyorum. Hayat pusulamız titriyor. Arabaların kapılarından, tavanlarından ellerinde bira ile bir pislik gibi sarkan, beyin kapasiteleri bir fare ye denk olan adamların ateşlediği tabancalardan çıkan kurşunların yarattığı acılara bakıyorum. El kadar bebeler yaralanmış, ölmüş, sakat kalmış. Sanki vahşi bir kabilenin kutlama töreni yaşadıklarımız. Yolları kesip, çocukluk günlerimden hatırladığım ayılar gibi yol ortasında oynayan bu garip yaşam formlarının tek eksiği burunlarına bağlı zincirin olmaması. Hayat pusulamız artık titremekten çatlıyor… Garip bıyıkları, parlayan dudakları, kahverengi ve yeşil tonlardaki takım elbiseleri ile ortalarda gezen din tacirlerine bakıyorum. İnanan insanların sırtından nasıl geçindiklerini izliyorum. Sofradan yere düşen ekmeği alıp öperek tekrar masaya koyan, “günah” ve “haram” kelimelerinin hakkını veren bu insanların tepesinde dev karasinekler gibi uçmalarına dayanamıyorum. Ezan sesinin tüm evimizi hafifçe dolanıp, büyükbabamın odasında namaz kıldığı günleri özlüyorum. Hayat pusulamız yorulmuş artık… Yaşamaya çalışıyoruz. Ağır mücadele altında yaşamaya, insanlık çizgisinden kopmamaya çalışıyoruz. Direncimizi kırmaya çalışan, her türlü rezilliği göze alıp üstümüze gelen bu insanlara rağmen yaşamaya çalışıyoruz. Pusulamız bozulmuş, parçalanmış ve karanlıkta yolumuzu bulmaya çalışıyoruz.
May 19 Kimsenin Yanına Kalmaz...KİMSENİN YANINA KALMAZ!
ikizilbay@yahoo.com Bazı filmlerin son dakikalarında karşımıza çıkan intikam sahnelerine bayılıyorum. Kahramanımız, bin türlü alçaklığı, hainliği yapmış olan kötü adamı feci şekilde pert ederken, itiraf etmeliyim ki sıkı şekilde rahatlıyorum. Lise yıllarımda Adana’da açık hava sinemalarında böyle filmleri izlediğim zaman kahramanı ayakta alkışlardım. Hatta bazı filmlerin sonunda kötü adamların kazanması bizi sinir ederdi. Gerçek hayatta ise bunlar olmuyor. Sanırım biraz da bu nedenle filmler hoşuma gidiyor. Hepiniz duymuşsunuzdur; Biri size zarar verdiğinde, kızdığınızda, çevreden hemen “allahından bulsun”, “yanına kalmaz”, “bir yerden çıkar” gibi laflar söylenir. Üstüne de eklenir, “beddua etme, gelip seni bulur” diye. Ben kendi tecrübelerimi anlatayım. Evet, haklılar. Kötülük yapanın yaptığı yanına kalmıyor. Zamanı, yeri ve şekli belli olmuyor ama bedel o kişiyi buluyor. Beddua konusuna gelince bende durum karışıyor. Çünkü bunu yapmamam konusunda ailemin ve yakınlarımın sayısız uyarısı bende etkili değil. Feci beddua ediyorum. Beni bulup bulmadığını bilmiyorum. Bulmuş olabilir. Peki, karşı taraf kötülük yaptığının farkında değilse ne olacak? Kendini haklı görüyor, sizi suçluyorsa? Belki de sizin düşündüğünüzün aynısını karşı taraf düşünüyordur! O zaman bekleyip göreceksiniz. Çünkü “kötülük” dediğimiz mesele kendisini üreteni zehirliyor. Yavaşça, acele etmeden. Hayatının bir bölümünü alıp gidiyor. Hem de çaktırmadan. Hayat muhasebesi, görüneni değerlendirmek gibi basit değil. Görünmeyenler hayat toplamımızı belirliyor. Bu konuyu gece geç saatlerde balkondan kavga eden gençleri izlerken düşündüm. Belli ki eski bir hesap vardı ortada. Konuşmasından ve hırsından mağdur olduğunu düşündüğüm genç sonunda dayanamadı ve pek ses çıkarmayan çocuğun üstüne yürüdü. Öyle dolmuş, öyle sinirliydi ki, karşısındakinin pek şansı yoktu. Ondan güçlü görünmüyordu ama çok feci hırslı olduğu belli oluyordu. Sonra onların yanında duran bir otomobilden 2-3 genç indi ve bizim “mağdur” çocuğu alıp hırpalamaya başladılar. Ben balkonda bağırıp seslenince biraz telaşa kapılıp, arkadaşlarını alıp toz oldular. Bizim mağdur delikanlı kaldırıma oturdu ve giden arabanın arkasından, “yanınıza kalmaz” türü laflar etmeye başladı. Haline üzüldüm. Dolaptan soğuk su şişesini ve sigaramı alıp yanına indim. Su ile yüzünü yıkadı biraz içti. Sigara içmiyormuş, taktir ettim, ben yaktım. Anlattı, dinledim. Delikanlı haklı ve mağdurdu. Pek fazla yapacak bir şeyi yoktu. Kendi hikâyelerimi hatırladım. Haksız yere dayıları ile üstüme saldıran, geleceğimle oynamaya çalışan namussuzları hatırladım. Sanırım kendi yaşadıklarımı hatırlayınca fazla içten konuşmuş olmalıyım ki, delikanlı biraz kendine geldi ve bana sorular sormaya başladı. Anlattım, ayrıntı verdim. Yaklaşık bir saat boyunca orada sohbete devam ettik. İçimde biraz soğumuş, unutulmuş ne varsa hepsi tekrar silkinip karşıma çıktı. Tekrar beddua ettim. Hem de çok içten, derinden, yürekten. Bana tekrar dönmeleri umurumda değildi. Yeter ki bir tanesi karşı tarafı bulsun! Delikanlı, sahile doğru yürürken ben eski günlere dönmüştüm. Kötülükleri, yalanları, hayatımıza bir yerlerde sızmış kahpeleri düşünerek yürüdüm. Yara almanın onurunu gecenin o saatinde bana hissettiren gence teşekkür borçluydum. Biliyorum, hepinizin hayat yolunda değişik kötülüklerle karşılaşmanız olmuştur. Ben bir referans olamam ama sadece şunu söyleyebilirim; “Yapılan hiçbir kötülük yapanın yanına kalmıyor. Sadece zamana güvenin ve inanın. Sizin filminizde bir gün o muhteşem sahne ile sonuçlanacak. O güne kadar sabredin”. Her şey gönlünüzce olsun. April 14 Yapma be bahar, yapma...YAPMA BE BAHAR, YAPMA
YENİGÜN- 15.04.2008 Keyifsizliğimin dökümünü yapamadığım günler yaşıyorum. Kabullenme, hafif bir tebessüm, köpüğü sönmüş küskünlüğüm ve hepsinin altından kendine yer açmaya çalışan güzellikler ile karışık olarak uyanıyorum. Açık pencerelerden içeri dolan bahar havası eskisi gibi değil. Beni kaçmaya, gitmeye, kendimi bir kenara savrulmuş gömlek gibi bırakmaya tahrik eden bahar havası artık sadece yüzüme dokunup dağılıyor. Bana karşı çok anlayışlı. Biliyor ki onunla çok kaçtım ben. Beni her baharda yerimden söküp kaldırdığı, hiç bilmediğim yerlere savurduğu günlerin hatırına sessiz. Kış aylarının hareketsiz, ürkek ve sessiz tül perdesi sanki kendi mevsiminin geldiğini anlamış gibi kıpır kıpır. İçeri doğru yüzüme, dışarı doğru gökyüzüne kıvrılıp duruyor. Dışarıya çıkmam için bir işaret gibi. Her tarafı egemenliği altına almak isteyen bir ordunun sabırsız askerleri gibi asılı oldukları yerlerde kıvranıp duruyorlar. Tüm bezgin ruhlara dolanıp, onları baharın baştan çıkarıcı oyunlarına davet ediyorlar. Davete karşı hiçbir tepki vermememin onu rahatsız ettiğini biliyorum. Israrla bana saldırıyor. Geçmiş baharlarda, heyecanını bir köşe dibinde kaybetmiş biri ile uğraştıklarını biliyorlar. Kulağıma yeni tenlerin hafif tempolu melodileri ile saldırıyorlar. Lavanta kokulu dar bluzların altından kabarmış göğüslerin çağrısını, nakkaşların etrafına yedi diyardan çiçekler çizdiği bir ferman gibi önüme savuruyorlar. Ferman ağır, isteği yaman. Kaçmaya çalışan ben zavallı kul şaşkın. Yalan, ihtiras ve yapmacıklıktan uzak, onlardan arınmış bir kadın gülümsemesi duyuyorum uzaktan. Ne güzel gülüyor. Bahar havası saldırısına devam ediyor. Beni olduğum yerde, oturduğum yerde, tutunduğum yerde bırakmasını diliyorum. Koluma ince belli, hafif cilveli bir sarışın gibi sokulmasına aldırmamaya çalışıyorum. Çağrıların peşinde kayıp bir mühür gibi uçtuğum günler öfkeli. Homurdanıyorlar. Sarışın arsız, sarışın kararlı, sarışın bana biraz daha sokuluyor. Eski zaman efsaneleri gibi vaatler inanılmaz, bedeller bir avuç, sonlar düğün-dernek, etraf şenlik, panayır. Yapma be bahar, yapma. Bahar havası saldırısına devam ediyor. Binlerce hayat hikayesini anlatan, geçmişten geleceğe hayal dünyalarını dolanan kitapların arasından süzülüp beni çevreliyor. Masamdaki kitaplar bile çaresiz. Sayfaları bir bir açılıyor, kapakları birbirine karışıyor. Kitapların sayfalarına sevdaları, aşkları, tutkuları, acıları ile hapsolmuş kadınlar tozlu sayfalardan silkinip karşıma dikiliyor. Hepsi bahar coşkusu ile hazır ve taze. En güzelleri yine koynumda ve kulağıma fısıldıyorlar; “sadece el ele yürüyelim”. Cevabım basit ve kısa ; “ Veremem size elimi. Sımsıkı tuttuğum eller ile birlikte gitti benimkiler”. Bahar havası saldırısına devam ediyor. Korkunç bir manzarayı görmemek için uzak durduğum pencereye yaklaşıyorum. Tül perde alnımdan kulağıma doğru hafifçe bir geçiş yaptıktan sonra bakıyorum dışarıya. Mor salkım ağaçları salınıyor, tomurcuklar kararlı bir şekilde çoğalıyor, kediler bile bahara uyum sağlamış yan gelip yatmış. Evin içine dolan çağrı, yaşayan, yaşadığını hisseden her zerre için fazlasıyla acımasız ve kararlı. Direnmek anlamsız, başarısızlığa mahkûm ve gereksiz. Gözlerimi kapatıp, en güzel bahar günlerimi hatırlayarak içimde kıvranan benliğimi pencereden dışarı bırakıyorum. Aynen perdenin hareketi gibi ufak bir dalgalanma sonunda “ben” benden gidiyor. Baharlarda kaçmanın, ona uymanın, sevdaları kovalamanın hırpaladığı “ben” ile baş başa kalıyoruz. Pencereyi kapatıyorum ve bahar havasını dışarıda bırakıyorum. Bu bahar ben çağrıya uymuyorum. Geçmiş baharların hüznü çöküyor omuzlarıma. Bahar havası dışarıda saldırısına devam ediyor. Ben kendi havamla odamda, masamda eski baharların parçalarıyla… Yapma be bahar, yapma…
Her şey gönlünüzce olsun.
April 12 Günler yeni, siz eski mi kaldınız?
Günler yeni, siz eski mi kaldınız? Yenigün, 12 Nisan 2008
ikizilbay@yahoo.com
Mutluluk nasıl bir şeydir? Nerede bulunur, aranır, tutulur? Bir sevgilinin yüreğinde mi saklıdır, yoksa o sevgili sizin içinize yerleşince mi ortaya çıkar? Hayat planları ile mi mutlu oluruz yoksa? Yapmak istediklerimiz, sahip olmak istediklerimiz olunca mı mutlu oluruz? Belki de en zor soru; “Mutluluğun anahtarı nerede? “ Cevap bulmak zor, cevapsız kalmak ise hepsinden ağır. Bütün bu sorulardan ve belirsizliklerden sıyrılsak bile, yolun sonunda bizi bekleyen başka bir gerçek var. Mutsuzluğumuzun nedenini biliyor ve ısrarla onu kendimizden saklıyorsak ne yapacağız? İtiraf edemediğimiz, etsek bile gereken desteği vermeyip, içimizdeki infaz masasına yatırmadığımız gerçekler ne olacak? Önce unutma çalıştığımız, unuttuğumuzu sandığımız, siz unutsanız bile size hatırlatılan tüm mutsuzluklarınız içinizde kök salmaya başlıyor. Siz içinizdeki ölü topraklara avuçla mutluluk tohumu saçsanız bile ölü topraklar mutsuzluğun kökleri ile sevişmeye başlamıştır. Tohumlarınız yeşermez, yeşerenler boy atmaz, boy atanlar büyümez, büyüyenler ise meyve vermez. Sadece tohum atmanın zayıf mutluluğu ile yetinmek zorunda kalırsınız. Kendi tarlasında, yönünü kaybetmiş biri olarak gezinip durursunuz. Bazen küçük heyecanlar yaşarsınız. Kısa süren, her mutluluğun iki kat mutsuzluk ile cezalandırıldığı gündoğumları izlersiniz. Çünkü yaralanmışsınızdır. En beklenmedik zamanda, beklenmeyen bir yerden. Kayıplarla baş başa, kararlarla karşı karşıya, yalanlarla kol kola, sahte sevdalarla yüz yüze kalmışsınızdır. Mantık işe yaramaz, yaralar artık daha fazla bir yara, üzüntüler daha beter üzüntü olmaya başlar. “Her şeyin bir sonu vardır” şeklindeki küçük limanlarda nefeslenirsiniz. O limanların hiçbiri sizi uzun uzun misafir etmez. Açıklardan gelen çılgın dalga sesleri arasında bir küçük avuntu peşinde tekrar açılırsınız. Günleriniz yeni, siz hep eski kalırsınız. Günler, aylar, yıllar geçer ve siz zamanın avuntusu ile yetinmeye çabalarsınız. Zaman ise görevini en iyi şekilde yapar. Mutsuzluğunuzun üstüne ince bir toz serpiştirir. Terk edilmiş evlerde olduğu gibi, kullanılmadığı, istenilmediği belli olan eşyalar gibi. Üzüntünüz, içinizde sizi vahşi hayvanlar gibi tırmalarken size sessiz kalmak görevi kalmıştır. Yapacağınız, söyleyeceğiniz her şey sizi kayıplar dünyasına yaklaştıracaktır. Ağlamanın, düşünmenin, dertlenmenin bir işe yaramayacağını bilirsiniz ama hepsini denemekten kaçamazsınız. Her şeyi tükettiğinizde, gidilebilecek yolların tamamını denediğinizde, avuntuların hepsi avuçlarınızın içinde kaybolduğunda içinizde sakladığınız nedenlerle karşı karşıya kalırsınız. Kendiniz dışında kimseyi suçlamak bir işe yaramaz. Öfke tükenmiş, isyan sönmüştür. Yazı bitmek üzere değil mi? Farkındayım. Bana ayrılan yer tükenmek üzere. “Nasıl bağlayayım, noktayı nasıl koyayım, sadece ben mi bu kadar karamsarım?”, diye düşünürken Rengin Soysal’ın yazısı aklıma takılıyor. Soysal, başka bir gün, başka bir yerde düşünmüş, yazmış ve benim ihtiyacım olanı zaten söylemiş; Sevmişseniz sevmek, sevdiğiniz için bir şeyler yaptıysanız bunları yapmak, sizi mutlu ettiği için böyle davranmışsınızdır. Bir zamanlar gösterdiğiniz tevazu, aşk ile varlığınızı silmenizdendir sadece… O alçakgönüllülüğü anlamayıp, olabilecek en hoyrat şartlarla yüz yüze bırakmakta sizi bir beis görmediyse, üstelik bunu algılamaktan bile acizse… Zamanında onu sevmiş olduğunuz için acıyorsa size, tek istediği bir “hesabı” kapatmaksa, sanki onu veya ondan bir şey talep ediyormuşsunuz gibi şımarıkça bir kuruntuya kapılmışsa, her neredeyse o, gidilebilecek en uzak mesafeye gidin oradan… Gidemezseniz eğer, kendinizden gidersiniz… February 10 İnsan Kalmaya Çabalayın (yenigün gazetesi, şubat)İNSAN KALMAYA ÇABALAYIN
Çevremizde dönüp duran, soluduğumuz havaya ince bir duman gibi karışan, uykumuza bile bir kara yılan gibi giren, tenimizi bazen bir kadife gibi okşayan, başka bir zaman kör bir bıçak gibi kesen hayata rağmen yaşıyoruz. Yaşadığımız aslında hayat değil, biz hayatın içinde yaşıyoruz. Yaşadığımızın hayat olabilmesi için bizim olması gerekiyor. Oysa bizler, bizim olmayan hayatların içinde kaybolmuş, başkalaşmış benliklerimizin peşinde, tutkularla ayakta tutmaya çalıştığımız kişiliklerimizin zayıf gölgesi altında yolumuza devam ediyoruz. Nereye doğru bilmeden, hangi bedelleri ödeyeceğimizi anlayamadan. Tüketip bir tarafa attığımız günler, nasıl geçtiğini anlayamadığımız aylar, takvimlerde sadece son rakamın değişmesine neden olduğunu düşündüğümüz yıllar, sadece geride kaldıklarında değerli oluyorlar. Önümüzdeki yıllar ise, tek bir tohum dahi atmadığımız taze topraklar olarak bizi bekliyor. Tohum olmadığı için orada bizi bekleyen tek bir tomurcuk dahi olmayacak. İnsanlığımız her gün bizden törpüleniyor. İş hayatını dansözlük olan görenler, “hayır” ve “yeter” kelimelerinin onurunu bir defa bile yaşamamış olan kişiler, sevgi ve aşk kavramlarını “analitik” ve “çıkarcı” düşünceleri çürütmüş olanlar, “namus” ve “onur” kavramlarını kendileri için ölçüp biçen arsız kişiler yapıyor bunu. İnsan olma dönemi bitti, insan kalmaya çabalama dönemi başladı. İsyan, öfke, sabır kavramlarının feci şekilde harmanlanmaya başladığı günlerin göbeğindeyiz. Farklı sebeplerle sakin görünüyoruz, sesimiz çıkmıyor. Patlamalar içimizde, ruhumuzda yaşanıyor. İnsan olma özelliklerimiz zaten yıllardır sınanıyor, deneniyor. Büyük bir bölümümüz, kaybettiklerimizin arkasından tek bir gözyaşı bile dökmedik. Hayata adaptasyon sürecinde olduğumuzu düşündük. Bazen de yaşadıklarımıza “tecrübe” adını verdik. Kendimizi kandırdık, saf halimizden verdiğimiz her taviz bize küçük bir parça ödül olarak döndü. İşyerinde arkadaşlarımızı sattık, kıdem aldık. Her türlü haksızlığa sessiz kaldık ve iktidarın bir parçası olduk. Tarif edilmiş, başkaları tarafından adı konmuş aşklar peşinde debelendik ve tenlerimiz pazara çıktı. “Seninim” dediğimiz kişiye sunduğumuz ten, ruh ve aklımız çoktan başkalarının zihninde tükenmişti. Hayat kadınlarının kısa vade de yaptığını geniş zamana yayanlar namuslu olarak karşımıza çıktı. Hırsızların gece yaptıklarını, gün aydınlığında, makamlarda oturarak yapanları ise ayakta karşıladık. İnsanlığımızı bir parça kül gibi önlerine serpiştirdik. Eksilen insanlığımız giderek daha fazla cephe açmaya başladı. Akan kan bizim değildi. Arsızlık, namussuzluk öldürücü bir silah olarak elimize düşmüştü. Unutmuştuk aynı silahlarla vurulduğumuzu. Bulaşıcı hastalığın kurbanları etrafta gezerken, hastalıklarını güzellik olarak anlatanların arasında zordu her şey. İnsan kalmaya çabalayalım. Olmayanların gözünün içine bakarken ödüllendirileceğimizi unutmayalım. Gözlerinizden fışkıracak olan onur ve namus, bu kavramlarla tanışmamış olanların silik ruhlarına atacağınız en güzel imza olacaktır. Değersiz insan hallerine yamanacağınıza, değerli olanlara sımsıkı sarılın. Kolay olmayacaktır onca saldırıya rağmen. Ama söyledim ya, insan olma dönemi bitti, insan kalmaya çabalama dönemi başladı. November 30 MUTSUZLUĞUMU SEVDİM
Yenigün-Cumartesi yazısı
MUTSUZLUĞUMU SEVDİM
Cumartesi için keyifli bir yazı yazmak için masaya oturdum. Hatta futbol üzerine düşündüm. Geçmişte yaptıklarını hatırladığım Prens Charles ile ilgili bir yazı bile tasarladım. Ancak baktım ki herkes ziyaretten son derece memnun, prensin ve eşinin geçmişteki icraatlarını unutmuş. Biraz keyfim kaçtı. Eski yazıları karıştırdım ve sanırım bir yıl önce yazdığım bir yazıya rastladım. Yazı keyifsiz ve mutsuzlukla ilgili. Paylaşmak istedim. Size keyifli bir yazı borcum olsun. Hayatımız koşarak, kendimizden ve bize ilişkin her şeyden kaçarak geçiyor. Söylediğimiz, yaptığımız, düşündüğümüz şeyler bedenimizden ince bir buhar bulutu gibi yükselip kayboluyor. Yaptıklarımıza bağlı olarak zaman bizim için hızlanıp yavaşlıyor. Oysa zaman bizim için fazlasıyla bir hırsız kılığında. Biz fark etmeden, hissetmeden bizden çalıp gidiyor. İşte başarı, kadınlarda aşk ve mutluluk, gelecekte güven ve umut peşinde kayıp bir kuş gibi uçuyoruz. Hepsinden fazla istiyoruz, verdiklerimize bakarsak. Kadınlardan mutluluk istiyoruz. Severek, mutluluğun bize bir piyango gibi geleceğini düşünüyoruz. Hiçbir kadını tam olarak sevemedim. “Tam” olmasını imkânsız kılan eksikliğinden, mutsuzluğu çıkarmak için kudurmuş bir köpek gibi huzur topraklarını kazdım. Kiminin yıllar içinde zar zor onardığı, kapadığı yarasını tek hamlede eskisinden beter hale getirdim. Hayatın tüm gerçekliğini, bedenime sahip olarak ansızın ortadan kaldıran ihtiras duygusu eşliğinde sarıldığım bedenler yine aynı hızla benden önceki erkeklerin çevirdiği sayfalar haline geldi. Ben kendimi başka erkekler sırasına sokmayı hiç istemedim. Böylece kadınlardan bana mutsuzluk kaldı. Onlardan dünyaları isteyip dünyaları vermek isterken mutsuzluğumla baş başa kaldım. Mutsuzluk, ölümüne sadık bir kadın gibi koynuma yerleşti. Arsız, ahlaksızlıkla barışık, çirkinlikle dost, değersizlikle çoğalan bir fahişe gibi. Ne yaptıysam beni terk etmedi. Önceleri ona çok kızdım. Kolundan tutup hayatın ortasına “yeter” diyerek savurmak istedim. Sahte kokusunun, yapma güzelliğinin, ucuz samimiyetinin benden uzak kalması için bedenime tutunduğu yerleri kopardım attım. Yine olmadı. Bedenim parçalanarak azalırken “o” yerini sağlamlaştırdı. Gitmek konusunda beceriksiz ve cahildi çünkü hiç gerekmemişti. Gelen ve giden, her gidiş ile gitme konusunda ustalaşan mutluluk gibi değildi mutsuzluğum. Oturduğu yerde ağırlaşıyor, kök salıyor ve olgunlaşıyordu. Zamanla alıştım ona. Mutsuzluğumu sever oldum. Kaçmanın, terk etmenin doğurduğu mutsuzluğum kaçmıyordu ve terk etmiyordu. Bana benden bile daha sadık kaldı. Ben kendimden vazgeçtim ama o asla. Ruhuma yapıştı, acılarımı kapladı, kanayan yerlerimi sardı. Sahte mutluluk oyunları ile kısa aralar verdim kendime. Kısa paslaşmalar, hayatla benim aramda. Hayatla aramdaki pazarlık anlarıydı bunlar. Her ara verdiğimde hayat bana yeni acılar verdi. Mutsuzluğumu taze tuttu, beni çürütme yolunda. Bendeki mutluluk tohumlarını serpiştireceğim bir yürek arayışım kuru toprakların ortasında sessiz bir oyuna döndü. Sahte dediğim ve uzak durduğum oyunlarda rol almak istedim. Bünyem kaldırmadı. Ruhum taştı, köpürdü, midem ağzımdan dışarı fırladı. Anladım ki sahteleşmiş olmak gerekiyor o hayatlardaki küçük bir rol için. Rolleri hiç sevmedim, sevemedim. İstedim ama olmadı. Başka bir ruhu, yüreği, insanı hayat çemberimin içine rol icabı alamadım. Yapamadım. Böylece yapamadıklarım, yapacaklarıma ağır bir fatura çıkardı. Beden yığınları altında ezildim. Ruh çöplüğüme umursuzca atlayan kadınları hiç anlayamadım. Bedenleri büyümüş, ruhları çözülmüş, arzuları arsızlaşmış, şaşkınlıkları büyümüş şekilde önümden geçerek oraya düştüler. Her şey gönlünüzce olsun. November 23 ORTA YAŞ
24.11.1969-YENİGÜN Orta Yaş
Zamana ayak uydurmak çok zor. Temposunu bozmadan, hızlanıp yavaşlamadan, doğduğu günden itibaren ona ayrılmamak üzere bağlanan insanları dikkate almadan akıp gidiyor. Ona yetişmeye çalışmak boşuna. Çünkü bizi bir gün arkasında bırakacak. Zamana yapışıp kalmak mümkün değil. Gençlik yıllarında bitip tükenmeyecek gibi görünen zaman, orta yaşlarda daha kıymetli hale gelir. Bu yaşlar aynı zamanda geride bıraktığımız yılların, önümüzdekilerden fazla olmaya başladığı dönemdir. O kadar kötü değil, hemen morali bozmayın, enseyi karartmayın. Yıllar akıp giderken biz aynı kalmıyoruz. Yılların bize en büyük hediyesi ise yaşadığımız değişim. Gençlik günlerimizde içimizden taşan istekler, ulaşmayı istediğimiz hayat, kendimizi konumlandırdığımız geçici kişilik artık elenmeye başlamıştır. Bir taraftan gençlik yıllarının yükü sırtımızdan azalırken olgun yaşlara geçiş yapıyoruzdur. Bazılarımız önceden anlayamadıkları davranışların aslında ne kadar doğru olduğunu, başkaları ise kendilerini hiç bitmeyecek, sona ermeyecek gibi görünen üzüntülerin içinde boşuna yıprattıklarını anlayacaktır. Bilinçli olarak ya da elimizde olmadan hayatın karşısında sıraya dizdiğimiz ve uzun bir kuyruk oluşturan isteklerimiz yavaş yavaş azalır. Beklentiler azaldıkça, olmayanlarla değil, olanlarla kendimizi daha iyi hissetmeye başladığımız zaman aslında olgunluk yaşlarına adım atmışızdır. Bekar olanlar, dullar, farklı bir dünyanın kadrolu insanları olmuştur. Mezun olduktan sonra bir daha görmediğimiz, merak etmediğimiz lise arkadaşlarımızı bulmak bizi heyecanlandırır. İlk aşklar tekrar tekrar hatırlanır. Duygusal çalkantılardan olabildiği kadar uzak durmaya çalışırız çünkü bir faydasının olmadığını bir şekilde tecrübe etmişizdir. Yalnız kadınlar, yalnızlığa alışmış, kendilerini korumak için oluşturdukları hayat onların hapishanesi olmuş, çocuğu olanlar kendilerini onlara adamıştır. Erkekler ise ya yeni bir deneme ya da denemelerin yorgunluğu peşlerinde, kadınlara oranla daha rahat bir hayat sürmeye devam eder. Evli olanlar ise eğer orta yaşlarda yaşanan sarsıntıları kazasız şekilde atlatmışlarsa mutlu bir şekilde yaşamaya devam ederler veya evliliğe fazla anlam yüklemeden yaşamanın mümkün olduğunu anlar. Çocuklar artık büyümesi gereken yavrularımız olmaktan çıkmış, büyümüş ve kişilikleri ile karşımıza dikilmiş hale gelirler. Bazılarımız onları hayatta edinilebilecek en iyi arkadaş olarak görüp keyif alırken, diğerleri hayata ilişkin ne kadar açık hesapları varsa çocukları üzerinden o hesapları kapatmaya çalışır. İş konusunda son değişikliklerin yapılacağı, içimizde henüz tatmin olmamış hırsımızın son tırmalamalarını gerçekleştireceği yıllardır. Bundan sonrası ise otoyolda sürat sınırına dikkat eden, şerit dahi değiştirmeyen bir otomobil gibi akıp gidecektir. Artık bir yere ulaşmak değil, giderken etrafı izlemek daha önemli olmuştur. Başkalarını suçlama ve başımıza gelen her şeyde bizim dışımızdakilerin katkısı üzerinden yapılan yorumlar azalmış ve kendimiz eleştiri tezgâhına yatırmaya başlamışızdır. İlk başta biraz içimiz acısa da zamanla buna da alışırız. İnsan nelere alışmıyor ki? İlişkilerimiz olgunlaşmış, bir kadına dokunuşumuz, bakışımız yerini bulmaya başlamıştır. Hoyrat hareketler hızla geçen yıllarla birlikte geride kalmıştır. Değişimlerin peşinde harcanan hayatımız, değişimin neredeyse hiç olmayacağı yıllara yönelmiştir. Dün doğum günümdü ve 38 yaşını doldurdum. Yazdıklarımın bir bölümünü bende hissediyorum. Artık eski günlerde olduğu gibi çok şaşırmıyorum. Şaşkınlığımı da geçen yıllar alıp götürdü. Sanırım bu benim en güzel doğum günü hediyem oldu. Her şey Gönlünüzce olsun.. November 18 İLK ROMAN-Yenigun Gazetesi içinİLK ROMAN
Yaşadığım hayata güzel bir manzara havasında bakmaya çabaladığımda, ışığı titreyen ve tozlanmış bir slâyt makinesinden akan görüntüler benzeri yüzler görüyorum. Hayatımın en önemli olaylarının tümü, onları önemli kılan insanlarla karşıma çıkıyor. Hiçbir olay, yaşanmışlık kendini insanlardan bağımsız ortaya koyamıyor, koyamayacak. Birbirimize o kadar bağımlıyız ki bunu anlayamadığımız anlar ve deliliğe benzeyen dönemlerimiz oluyor. Yaz aylarında yazımını bitirdiğim ancak değişiklik ve düzeltmeleri uzun süren ilk romanım sonunda tamamlandı. Uzun ve zorlu bir yolculuktu benim için. Üzerinde bazı günler kesintisiz 24 saat çalıştığım, ardından başında bir o kadar oturup tek satır yazamadığım romanım bana olaylar-insanlar ikilisinin ne derece etkileşim içinde olduğunun en acı göstergesiydi. Hayatımızın haritasına beklemediğimiz bir noktadan giren insanların, sınırlarımızı nasıl değiştirdiğini, “bizim topraklar” dediğimiz yerdeki diğer insanları nasıl yerlerinden ettiğini gördüm. Yazmak sadece bir olayı kurgulamak, karakter yaratmak ve güzel cümlelerden ibaret değil. Anlatmak istedikleriniz için çevrenizi, insanları, yaşadıklarınızı, her şeyi tersyüz edip yakından bakıyorsunuz. 2 yaşındaki bir çocuğun ilk defa gördüğü bir eşyayı incelediği gibi her şeye yakından bakıyorsunuz. Hayatımız, üst üste katlanmış, sıkıştırılmış bir harita gibi. Açıldıkça büyüyen, sizi hatalarınızla, doğrularınızla karşı karşıya bırakan, doğrularınızın ve hatalarınızın uzantılarını görmenizi sağlayan, buruşuk, biraz yıpranmış, çizilmemiş yerleri olan bir harita. Sevmenin, onun karşıtı olan nefret etmekten nasıl ölümüne kaçtığını, tüm çabasına rağmen beklemediği bir köşe başında yakalandığını görmek, duygularımızın dengesizliğinin, hayat rotamızı nasıl vahşi bir kaptanın eline verdiğini dehşet şekilde üzücü, bazen de tüm kontrolleri elimizden alan bir ihtiraz içinde izledim. Sevginin renklerinin en parlak günlerini, solmaya başladığı dönemleri kahramanım doyasıya yaşadı. Bir insan portresi çizmenin ne derece zor olduğunu anlamak için oturup onunla ilgili birkaç sayfa yazı yazmanız yeterli. En ihtiraslı öpüşmeleri, dokunuşları kelimelere bağlamak, aynı filmi tekrar tekrar izlemeye benziyor. Yolda boynu bükük yürüyen bir insanın bakışlarından ona bir uyan bir hayat yolu çizmek, içindeki mutluluk sayesinde ayakları yere değmeyen bir başkasını anlatmak yorucu olduğu kadar keyifli bir uğraş. Hayat görünen ve içimize gömdüğümüz gerçeklerin dışında yaşanmıyor. Onları önümüzdeki yoldan süpürmeye çabalamak sadece basit bir kandırmaca. Yaşamın hayat planlarımızın üstüne serpiştirdiği “istek tohumları” bazen beklenmedik çiçekler açıyor. Sevgi, bir anda farklı isteklerin, karanlık, nemli ve terk edilmiş bir bodrum katında tecavüz ettiği duygumuz oluyor. Kalemim, sayfalar üzerinde kendine harfleri, kelimeleri, cümleleri oluşturacak kıvrımları izlerken gördüm ki insanlara fazla güvenmemek lazım. Her türlü kötülüğün, vefasızlığın, vicdansızlığın ve tabiî ki arsızlığın insanın günlük pratiklerine derinden sızdığını gördüm. Kalemim kâğıt üstünden isteksizce kalktığında göremediklerim ansızın tepeme çullandı. Sevgi dediğimiz ve her fırsatta yücelttiğimiz duygunun ne derece kaypak olduğunu anlatmaya çalıştım. Beklentilerinin peşinden koşarken, kendilerine yol açmak için sevgiyi bir fener gibi kullanan, geldikleri noktada bulduklarından tatmin olmayanların o feneri nasıl tek hamlede kapattıklarını anlatmaya çalıştım. Aşk ile ölüm arasındaki tek fark biri ile hayata nokta koymanız diğeri ile kendinize. İkisine de uzak durmanız, kaçmanız mümkün değildir. Aşk sizi ölüm karşısında sonsuz bir huzur ile ödüllendirebileceği gibi, ölümün ağırlığını da arttırabilir. Yazarken, aşık olmanın halleri üzerinde çok gezindim. İnsanın aşkı için neleri göze alabileceğini ve hissettiklerimizin ruhumuz üzerindeki sarsıcı etkilerine yakından baktım. Tüm acılarına ve faturalarına rağmen insan olmanın gururunu yaşamak için aşık olmak ve aşkın arkasında durmak gerektiğini söyleyebilirim. Okumak ve yazmak aslında kendimizi tanımaktan ibaret. Kitaplar, kendimize itiraf edemediğimiz şeyleri yüzümüze çarpmak konusunda inanılmaz bir deneyim. Hayat sadece bizim gördüğümüz açıdan sürmüyor. Kendi açımızın içine kapandığımızda gördüğümüz sadece zayıf bir yansımamız. Kendimizi bakmaya bir süre ara verdiğimizde ise sanki küçük bir çatlaktan içeri sızan güçlü güneş ışığı gibi hayatı görmeye başlıyoruz. Gücü karşısında biraz tedirgin olsak da bir süre sonra gözlerimiz alışıyor. Hayatta her şeye alıştığımız gibi o güçlü ışığa da alışıyoruz. Her şey gönlünüzce olsun.
BAKINIZ, OKUYUNUZ
|
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|